10 Temmuz 2009 Cuma
6 Adımda tel maşa futbol yorumcusu olma kılavuzu
1) Öncelikle alan daraltma, devamlı kanat bindirmeleri, hamle zamanlaması, genel pres rahatsızlığı gibi kendinize has esrarengiz terimler geliştirin.
2) Teknik analiz içeren yorumlardan mutlak olarak kaçının. Maçı sanki canlı yayında diil de Şen Kardeşler Aile Bezik Briç Salonundaymışcasına yorumlayın. Verin elektriği gitsin. Örneğin: "Off be ama ne güzel vurdu di mi erdoğan?" ya da "yalçın ne maç oluyo be" tadında cümleler kullanın.
3) Gelişen pozisyonlarla ilgili olarak abartılı tepkiler verin. Gol olunca "Ooooooooooovvvvuuuu" diye bağırın mesela. (Bu şart, olmazsa olmaz bu.)
4) Dediğim dedik olun. Maçta bişeye taktı mı takın. Bi futbolcu veya teknik direktörü beğenmiyosanız karşınızdaki spikerin iflahını kesene kadar tekrarlayın iddianızı. (Tavsiye edilen tekrarlama süresi: 17 saniyede bir)
5) Futbolcu ve takım isimlerini mütemadiyen yanlış telaffuz edin. Liverpul, Mançester, Tregeze, Kremonesi vb...
6) Kısa ve öz ama bi o kadar yuvarlak cevaplar verin. Örnek diyalog için:
- Brezilya takımı özellikle ikinci yarıda kanatları son derece etkili kullanıyor değil mi?
- Yani.
- Bu ataklar golü getirir mi sizce?
- Getirebilir.
- Derken gol geliyor...Kaka attı ve Brezilya eşitliği sağladı, maç şimdi yeniden başlıyor. Ne dersiniz?
- Şahane gol.
İşte bu kadar basit. bazibiseyler'in hizmetleri artarak devam edecektir.
Bekle beni 329!
Askerlik şubesinin çok kalabalık olmayacağı yönünde geliştirdiğim dayanaksız ve dandik teorime güvenerek sabah 10’a doğru sallana sallana gittim olay mahalline. Fakat? Oy anaaaam... Bi baktım ki şubenin kapısı hınca hınç, millet birbirini eziyo. Hemen arkalara doğru seyirtip sıraya girmeden ordaki fotokopiciye girip gerekli sayıdaki belge çoğalttırma işlemini gerçekleştirdim. Sonra da yandaki pideciye girdim su almak için. Suyu aldım, parayı verdim, üstünü beklerken bi yudum aldım sudan, para üstü gelince de gerizekalı gibi suyu tezgahta bırakıp çıktım dükkandan. Sıraya geçtikten bi müddet sonra farkettim suyu orda bıraktığımı ama gidip “suyu burda bırakmışım ya ben eki eki” diyip tşşak oğlanı olmamak için almadım suyu ordan. Leş gibi sıcakta, doğru düzgün su da içemeden beklemeye başladım sırada. Çok üzüldüm ama o suya, bence çok acı bi olaydı bu.
11’e doğru, içeri girmeden hemen önce Aydın’ı arayıp izahat verdim “çok kalabalık olum burası”, “fotokopileri belgeleri eksik getirme bak” falan filan diye. Çünkü Aydın’ın yüksek lisans dersi olduğu için ancak öğlen gelebilecekti şubeye garibim. Neyse ben sıra alıp girdim içeri. Bankodaki numaralara bi baktım; 17-18-19 falan diyo. Benim numara 79. Offf kabus gibi yarabbim, anlatamam yani size. Memur ve memure kişileri zerre çalışmıyolar artı zerre sklerinde de diil yani bizim durumumuz. Yarım saat sonra, tam bankoda 20 yazarken (yarım saatte 1 sıra ilerlemişti) memurelerden biri “Sistemler gitti arkadaşlar, 1’e kadar yok, öğleden sonra gelin!” diye ciyakladı. “Lan nası? Ne sistemi ola ki bu?” falan demeye kalmadan bi baktım memurlar çıkıyolar dışarı pıtır pıtır. Çaresiz çıktım ben de. İkinci izahat için yine aradım Aydın’ı. Ya sonuçta Aydın ankarada bi insan, yine gelir bi gün halleder ama benim gün yok başka yani. Ama bak, ben "olum hiç gelme bence, sana hayatta sıra gelmez" dememe rağmen adam "olsun olum senin işin için bekleriz" diyip geldi yani. İşte gerçek dostluk bu! Gurur duyuyorum arkadaşımlan şu anda.
Neyse efenim, Aydın da gelip sırasını aldıktan sonra (ki sırası 126 idi. Yani memurlar bu hızla durmadan çalışsa 2 haftada falan gelirdi heralde Aydın'a sıra) çıktık ordan gittik Kızılay’a. Yemek memek derken saat oldu 3. Kafamda “nası hallolcak bu iş” sorunsalı devam ediyo tabi. Tekrardan döndük şubeye. Dönerken Aydın diyo “lan bi bakıyomuşsun bizim sıra geçmiş” ben diyom ”he valla”, gülüyoruz falan. Neyse girdik içeri bi baktık sıra numarası 29. “Aydın” dedim, “tut beni ben bayılıyom”. Hacı 1,5 saatte 9 kişi geçmiş ya! Olacak iş diil, 79’a hayatta gelmez bu sıra...
Tam o esnada sabahtan azcık muhabbet ettiğim Erman adlı kişiyi gördüm bankoların birinde. Yanına gittim dedim “senin sıra gelmiş, hayırlı olsun”. “Sus” dedi, “gel yanımda dur, bu abla halledecek bizim işi” dedi memureyi göstererek. O anda hayatta sevmediğim adamcılık olayına girmek zorunda kaldım maalesef. Aydın’la beraber fırsatçı pijler kervanına katıldık çaresiz. Memure, Erman’la öbür 2 arkadaşın işini hallettikten sonra sıra geldi bize. İçimden “allaam noolur bi aksilik olmasın, allaam noolur bizim iş hallolsun” diye geçirirken sol kulağıma “hocam senin sıra kaç?” şeklinde bi ses geldi. Duymamış gibi yaptım hesapta ama 2-3 tekrardan sonra omzumu sarsarak sormaya başladı eleman “sıran kaç senin?” diye. La olum bi dur! Hayır yani Erman’la o adam tanışmış olsa sabah, şimdi omuz sarsan taraf ben olcaktım belki de. En sonunda nolcaksa olsun lan diyip “bizim işlem dünden kaldı arkadaşım” diye bişey uydurdum g.tümden. Everything is something happened yani hocam, kusra bakma. O anda herifin bana inanmaz gözlerle bakışını ve çaresiz gidişini az çok tahmin edebilirsiniz heralde.
Omuz sarsıcıyı durdurduktan sonra işlemler kaldığı yerden devam etti ve 4' e doğru tamamladık bütün evrakları. Bi de yedek subaylık sınavına girmek için yol parası olarak 8 lira 85 kuruş para verdiler bize şubeden. Birinden duymuştum, suçmuş o parayı almamak hafız, askeriyeye hakaret sayılıyomuş yani bi anlamda. Tabii suçlu durumuna düşmemek için aldık parayı ve sırada bekleyen diğer kurbanlar bize çökmeden hızlı adımlarla uzaklaştık şubeden. Sonra Tunalı’da kahve falan içtik verilen parayla. Artık sınava da yayan gideriz napalım...
Özetle bi acaip gündü benim için bugün. Fiziksel olarak olmasa da mental olarak acaip derecede yoruldum. Ha oldu ha olacak derken inceden psikolojiyi zedeledim sanırsam. Bundan sonra askeriyeyle ilk randevumuz ağustos başındaki sınav olacak. Aydın’la yine çift forvet olarak çıkacağımız bu müsabakada hedef tabii ki galibiyet. Eğer kollektif oyunu sahaya yansıtabilir ve depar kulvarlarına sarkabilirsek ordan da 3 puanla dönmemiz işten bile diil...
4 Temmuz 2009 Cumartesi
Karayollarında değil, senin kollarında öleyim!
Efenim bugün Berkhan insanının ehliyet sınavı varmış. Girdi sınava sonra buluştuk bize geldik. Ama kıpır kıpır bu yolda gelirken. Bişey diyecek de bana diyemiyo bi türlü anladım ben. Neyse öyle öyle vardık eve.
Yemek memek yedikten sonra takılıyodum internette, bi baktım geldi bu. "Hadi hacı" dedi "sıkıldım ben bişeyler yapalım". "İyi" dedim, "sigaram bitti benim, çıkalım dışarı, hem yürürüz azcık hem de sigara alırım ben". "Yok" dedi "arabayla gidelim, hem ben de biraz sürerim". Böylelikle elemanın kıpır kıpırlığının da sebebi anlaşılmış oldu.
Kısa bi süre boş bi alan aradıktan sonra cillop gibi, tam araba sürmelik, riski minimum bi yer buldum. Girdim oraya, durdurdum arabayı, "Geç" dedim "hadi bakalım". Bi an panik oldu bu aniden sorumluluğu atınca üstüne ama bi yandan da deli gibi istiyo biliyom yani. Neyse geçti bu direksiyona ve zamanında benim de yaşadığım, acemiler için bok gibi bi durum olan debriyaj-fren hadisesine girdik. Ama beklemediğim bi şekilde ilk seferde kaldırdı bu arabayı istop ettirmeden. "Aferin lan" dedim ama bunun umrunda değil, o sırada sola ve sağa dönüşlerde arabayı devirmemeye çalışmakla meşgul çünkü yazık.
Ben sürüş boyunca çok müşfik bi tavır takındım allah için. Yıllar önce babamın bana direksiyon çalıştırması sırasında yediğim zılgıtın onda birini bile atmadım Berkhan'a. Çünkü biliyodum bunun ne kadar iğrenç olduğunu, çünkü bizim peder ben arabayı bi türlü kaldıramayınca "Kalk lan kalk, olmayacak bu iş, canına okudun arabanın" dediğinde yaşadığım acıyı bir ben bilirdim. Ama bi kaç yerde de sinir yaptım yani yalan yok. Herif viraj dönerken frene basacağına gaza basıyo arkadaş. Bi de onca asfalt varken durup durup stabilize yola giriyo mesela. Bunları kaldıramadım tabi ben, azcık bağırdım o kısımlarda.
Hava kararırken hala çalışmaya devam ediyoduk. O esnada telefonum çaldı. Arayan bizim peder. Çıkarken demiştik ona da direksiyon çalışacağımızı. "Efendim baba" dedim, "Nerdesiniz?" dedi. "Çalışıyoz baba, geri geri gitmeyi gösteriyom şu anda" dedim. "Bırak geriyi, hava karardı hadi gelin" dedi. Ses tonundaki panik, babamın huzursuzluğunu yeterince hissettiriyodu. "Taam baba, geri geri de bi gitsin gelcez" dedim. "Dönüşte sen sür" dedi. Yazık, yüreği ağzında bekliyomuş adam. Ehehehe...
Çalışmamızı tamamlayıp eve dönerken Berkhan'a "Bak" dedim, "ben kullanırken de izle, hareketlerime dikkat et" dedim, hiç sklemedi beni. Aklı hala arabayı istop ettirdiği anlardaydı besbelli. O sanıyo ki ilk oturuşta Felipe Massa olacak, ağlatıcak asfaltı. Ama o işler öyle olmuyo işte, yavaş yavaş öğreneceksin, bi kaç kez indiriceksn şanzımanı manzımanı ehe ehe ehe.
Günün sonunda Berkhan'ın bugün için benden aldığı notu açıklayarak yazımı bitiriyorum.
Not: 7 (10'luk sistemde)
Değerlendirme: Yollar doç'un, bastır koçum!
2 Temmuz 2009 Perşembe
Neler neler, zeytinyağlı köfteler! (Haziran)
- Her sabah işe gidiş saatim hemen hemen aynı olduğu için, bindiğim minibüs de aynı oluyo haliyle. Hep aynı şöförle gide gide acaip bi sempati beslemeye başladım adama. Müşteriye karşı gösterdiği ilgi alaka ve sahip olduğu ağır Karadeniz şivesi bunda çok etkili oldu. Ama şimdi gitsem desem adama "Abi ben sizi çok sempatik buluyorum" diye, ne biçim girişir adam bana, ne de güzel kırar ağzımı burnumu di mi? Ben de demiyorum işte o yüzden bişey, içimde tutuyorum. Burdan haykırıyorum sana ey Kadıköy-Kartal hattındaki minibüs şöförü: "Sempatiksin olum sen! Hiç koftiden ağır abi pozlarına girme!". (Ulan bi de bulurmuş herif beni... Nerden bulcak be... Bulamaz bulamaz... Amma korkağım lan di mi? Ehehe...)
- Yeni eve taşındık ay başında... Mezar gibi olan, güneş görmez, şerefsiz eski evden kurtulduk sonunda. Denizi yine göremiyoz ama en azından sabah uyanınca güneş ışığı oluyo evde. Raşitizm riskini azalttık ev ahalisi olarak.
- Geçen gün sokakta yürürken bi velet gördüm 6-7 yaşlarında. Annesiyle yürürken "ben hayatım boyunca hiç scooter kullanmadım biliyo musun anne?" deyüverdi. Ulen zaten senin yaşın kaç başın kaç da hayatım boyunca diye kolpacılık yapıyosun kadına be pij. Bi de duygu sömürüsü tarzında yapıyo yani bunu, hani "bi scooter almadınız lan bana" demeye getiriyo. Bu yaşta bu çakallık...Pes valla...
- Laptop'um için (Geçen ay babalara geldiğini yazmıştım) müşteri destek hattını aradım. Hakkaten de hep destek tam destekti yani. Helal olsun adamlara! Bi program yüklettiler bana internetten, tak diye düzeldi laptop. Teşekkür etmek için arıcaktım tekrardan, sonra sittiret dedim, üşendim. Ama tüm HP ailesine buradan kokulu öpücük göndermek istiyorum. Eyvallah babalar...
- Bu aralar pvc kaplamacılar arttı mı ne sokaklarda? Yani en azından bizim orda. O meşhur sesi pek sık duyar oldum. "Nüfus cüzdanları, ehliyetler, kimlik kartları, kurum kartları ve her türlü kartlarınız pvc ile kaplanır vs vs...". Uff çok iğrenç ya. Acaip rahatsız ediyo ablanın sesi insanı. Ayrıca madem kaydın sonunda "her türlü kartlar" diyeceksin, baştan onca sayıp döküp ne uzatıyosun lafı? Bi de bazen yürürken mecburen aynı hızda gidiyosun pvc kaplamacıyla, 157664 kez duyuyosun üstüste aynı kaydı. En son "Ehh s.kerim lan pvc'ni" diyip deparı basasım geliyo, vazgeçiyorum sonra. Ama ölesiye tiksindim pvc kaplamadan yeminle. Varolan kaplanmış kimliklerimin de pvc'sini sökücem sonunda o olacak...
- Bu ay da iyi içildi arkadaş. Onur sağolsun habire giriyo kanıma. Akşama doğru bi telefon. zırt Taksim'deyim, pırt Kadıköy'de. Sonra gelsin komalar, gitsin havaleler...Piyyyuu...Az içmek lazım az...
- Askerliğe bi ay kaldı dostlar. Ağustos 12'de yaylalar yaylalar... Tek tesellim Aydın insanının da aynı kaderi paylaşacak olması benimle. Eğer sivilde kalsaydın var ya, gece birlikten kaçar tüfengimin süngüsünü dötüne dötüne batırırdım Aydın! İyi ki gidiyon sen de eheheh... Hadi eyvallah...
26 Haziran 2009 Cuma
Yazamıyorum Kardeşim!!!
Tarih 22 Mayıs 2009… Cep telefonum hışımla ve biraz da ürkercesine çalmakta.. Arayan: Deli miyim?
İşte benim bu blogtaki maceram bu andan sonra başladı. Telefonu açıp "Kardeşim naber?" demem ve Deli miyim?'in "Kardeşim blog açtım, sende yaz bi şeyler!" demesiyle başlayan olaylar silsilesi beni 1 aydır için için kemirmekte. Çünkü Deli miyim? telefonu kapatırken inceden tehdit edercesine "En kısa zaman da görücem orda yazını" demişti. O sıralar finallerim olduğundan dolayı bu tehdidi fazla ciddiye almamıştım. "Ulan nasılsa finaller var kardeş zamanım yok yazmaya derim. Finaller bitene kadar da yazacak bi şeyler bulurum elbet" cümlesiyle kendimi avutma konusunda başarıdan başarıya koşmaktaydım. Lakin finaller bitti ama hala yazacak bi şey yoktu bünyemde. Tam o esnada "Abi zaten onlarda bi şey yazmamıştır daha blog’a" cümlesi imdadıma yetişti. 1 hafta daha rahattım. Ta ki bundan 3-4 gün öncesine kadar.
Blog'a bir göz atma maksadıyla tıkladım faremin sol tuşuna, umarsızca.. İşte o anda içimi kemiren, benim "blog yazamamazlığı sendromu" olarak adlandırdığım durum iyiden iyiye kendini fark ettirmeye başladı. Çünkü hem Berkhan hem de Deli miyim? Yazılarını döşemişlerdi sütünlara. Bi şeyler yapmak lazımdı. Bi şeyler karalamak, hiç olmazsa bir paragraf bi şey yazmak lazımdı blog’a. Ama nerdeee? Olmayınca olmuyo arkadaş! 3-4 gün daha kastım kendimi bi şeyler bulmak için ama cık! Dedim Türk’ün aklı tuvalette çalışır, bilerek ishal oldum. Dötü tutamadığımla kaldım afedersin.. “Türk değili miyim ulan ben?” diye bile düşündüğüm oldu bi ara hani... Saçma tabi...
Sonra bi anda Diablo 2 oynarken içimdeki Aydın dürttü böbreğime böbreğime. “Höst lan!” diye bağırmışım o an, hatırlamıyorum. Ormandaki ipne tüftüfçü pigmelerden biri sandım.. Bişey diycekmiş bana içimdeki denyo:
- Şşş olum! Bunu yazsana işte.
- Neyi be?
- Yazamıyosun ya hani.
- Evet yazamıyorum!
- İşte yazamadığını yaz.
- Sebep?
- Hmm onu düşünmedim ben bak. Ama yazamamaktan iyidir herhalde..
- Di mi lan? En azından bişeyler yazdım derim. Bakarsın açılırım sonra, peşi sıra gelir yazılar.
- Sanmıyorum!
- Ben de!...
Oyunu kapadığım gibi açtım Word’ü başladım yazmaya. Yazdıkça hoşuma gitti. Artık içim rahattı. Ben de siftahımı yapmıştım. Deli miyim? laf edemezdi artık. Çünkü bilmekteydim, pusuda beklemekteydi “Niye yazmıyon lan!” diye fırça atmak için. Buna izin vermemiş olmanın hazzı içinde köşeme çekilebilirdim artık. Ve çekildim de…
Ben bu pigmeleri en dandik büyüyle bile öldürsem yeridir..
- Şşşş!!
- Höst layyn!! Olum dürtüp durmasana başlıycam haa..
- Oldu mu şimdi bu yazı?
- Nesi var be işte. Bence süper.
- Sen askerde çok dayak yersin bu kafayla.
- Bişeyi de bi kere beğen be kardeşim.
- İçindeki Aydın olmaktan utanıyorum. Yazıya bak Allah kahretmesin!
- Kaybol!
22 Haziran 2009 Pazartesi
Bir Yudum Mahalle...Bir Yudum Ev sahibi...
Şu anda Üsküdar’da ikamet etmekte olduğum mahalle oldukça acaip. Böyle yaşayan bi organizma gibi sanki. Her an kımıl kımıl kımıldıyo…
Mahallede akla gelebilecek absürt tiplerin hepsi mevcut. Ayrıca tipik emlakçı, tipik manav, tipik bakkal falan da var tam takım olarak. Kapıların önlerinde çekirdek çitleyip yaramazlık yapan çocuklarını tartaklayan teyzeler, malları yayıp dedikodunun belini kıran kızlar ve tabii ki yoldan geçerken onları kesen mahallenin dalyan gençleri de cabası…
Her an bi ekşın ihtimali oldukça sağlam bi mahalle işte dediğim gibi. Örneğin; şu anda bizim bitişikteki binayı yıkıyolar ve bu dün akşamüstü başladı aniden. Oturuyodum evde, bi ses geldi bi çıktım anam o ne! Bi tane buldozer, bi kamyon çatada çutada girişmişler binaya. Bugün, şu saatte de tüm hızıyla sürüyo yıkım. Buldozerin kolu enkazı kamyona yüklerken 30 santim mesafeyle geçiyo bizim duvardan, allaha emanet şekilde, dualar, ayinlerle bitmesini bekliyorum çalışmanın. Hayır bişey diil, bi koysa bizim duvara gece açıkta uyumak zorunda kalıcam, o kötü…
Bi de tüm bu çalışmanın, curcunanın içerisinde metrekareye 3 kişi düşüyo billaha. Adamlar, çocuklar merakla üşüştüler olay mahalline. Ben de pencereden izliyorum onları. Biri ha öldü ha ölecek diye içim içimi yiyo. Ama tutup uyarsam, desem ki “arkadaşım orada durmak çok tehlikeli, kafanız gözünüz uçacak, çekilin ordan”. Alacağım cevap “sanane yapraam, sigtir gir içeri kafayı koyarım sana bak!” olacak. O yüzden hiç elleşmiyorum ben de, ölürlerse ölürler napıyım yani.
Giriş kısmında dediklerim size “Aman efendim öyle otantik, böyle doğal” falan diye, mahalleyi övecek bi yazı yazacağımı düşündürtmüş olabilir ama hiç öyle bi niyetim yok valla. Gayet de sikko bi mahalle çünkü oturduğum yer. Yani en azından bana göre bi mahalle diil. Evet mizahi yönden oldukça malzeme veriyo insana ama hayat da sırf mizah değil be yiğenim!
Neyse işte bu sabah da tüm bu seslerin, absürtlüklerin, bağırış çağırışın içerisinde bi sağa bi sola dönüp uyumaya çalışırken 9 buçuk gibi kapı çaldı bizim. Uykulu gözlerle açtım kapıyı, gözümde lens falan da yok, flu bi adam duruyo karşımda. Hem uykudan, hem körlükten dolayı algılayamadım kim olduğunu. Meğer ev sahibiymiş bizim. Hoş, lensim olsa da algılayamayacaktım çünkü kendisiyle bir diğer ev arkadaşı muhatap olmuştu, ben henüz tanışmamıştım. Ev sahibi böyle sakallı, tıknaz, gözlüklü, yani tipik Üsküdarlı bi amcaydı.
Tanıştık falan ama ben tabi niye geldi anlamadım. Buyur ettim içeri, adam bi hışımla girdi bakıyo sağa sola. Mutfağa girdi, ben de arkasından. İlk lafı “bu buzdolabı burada olmamış” oldu. Aha dedim olaylar gelişecek. “Bunu” dedi “şöyle şu köşeye alın” dedi ama ben uyuyorum hala o esnada. “Hımm olabilir” dedim, “o zaman sonra şeedelim biz onu” dedim ama yok, amca kararlı. “Tut” dedi “şunu alalım o köşeye”. “Yok” dedim, “biz onu almayı denedik, sığmıyo, dışarı taşıyo” dedim. Bu sefer de cebinden çıkardı mezurayı, başladı ölçmeye. Yani hazırlıklı bi düşmanla karşı karşıyaydım ve hala yarı uyur vaziyetteydim. Neyse bu ölçtü biçti, bişeyler yaptı, anladı ki sığmayacak buzdolabı dediği yere. Bende bi rahatlama oldu tabi. En azından buzdolabı eski yerinde kalacaktı bi süre daha.
2. aşamada ev sahibi antrede duran çamaşır makinesine yöneldi . “Burayı sakın ıslatmayın bak, laminant parke hemen kalkıverir” dedi. Benden bi anda kaynar sular boşandı. Çünkü daha dün çamaşır makinemiz dışarı su vermiş, şelale gibi su akmıştı parkelere. Ayağımla şöyle bi yokladım parkeleri çaktırmadan. Harbiden de hafif kalkmıştı bazıları. İnanın var ya orada yaşadığım paniği anlatamam size. Ev sahibi yere baktıkça nasıl kapatıyorum ayağımla parkeleri, nasıl dikkatini dağıtıyom adamın bilemezsiniz. Ama binbir kuntizlikle bu saldırıyı da savuşturmayı başardım.
Ev sahibini yollayıp tekrar yatağa fırlattım kendimi. Tam tatlı uykuya dalacakken zırr kapı yine. Söve söve kalktım açtım kapıyı. Bilin bakalım kim? Tabii ki sevgili ev sahibimiz! “Ya” dedi, “bu buzdolabını çamaşır makinesinin yanına mı alsak” dedi. Ben o anda artık etraftaki gizli kameraları falan aramaya başlamıştım çünkü gerçek olma ihtimali yoktu bunun. Matrixte falandım ben! Sakinliğimi korumaya çalışarak “Yok” dedim, “ikisi birlikte durmaz orda, sığmaz” dedim ama kim dinliyo? Yine çıkardı mezurasını, yine aynı terane ve yine “Yok sığmadı” diyerek terk etti evi.
Tüm bu yaşadıklarımın üzerine oturup düşünmek yerine yine attım kendimi olanca hızla yatağa… Tabii ki aklımda ev sahibi ne zaman geri gelecek düşüncesi… Bekledim… bekledim… ve bekledim… Ne gelen vardı ne giden… Sonra uyumuşum… Gerisini hatırlamıyorum…
NOT: Okuduğunuz bu yazı aslında 13 Haziran'da yazıldı ama bize internetler yeni geldiğinden bugüne kısmetmiş...
10 Haziran 2009 Çarşamba
BOOTMGR is missing, Press Ctrl+Alt+Del to restart

Dünyanın başıma yıkılması!
Dünden yarım bıraktığım, biran önce tamamlamak istediğim işler!!!
Aylık planı bu defa tutturmak istemek!!!!
;((( Her şeyin birden durması...
Neyse kahvaltıyı yaptım.. Küçük bir peynirli poğaça + çay + kahve.
Tek teselli: hatanın sadece Windows'un boot edememesinden olduğunu bilmek, hard disklere bir şey olmayacağını düşünmek...
Tüm gün 2 mühendisin full mesailerini vermesi bilgisayarımı yeniden boot ettirebilmek için...
Gerçekten bilgisayardaki tüm verilerin, her iki partition'ın da sapasağlam olduğunu görmek...
ANCAK İNATLA BU KAYBOLMAMIŞ VERİLERİ BACKUP ETMEDEN ÇALIŞMAYA DEVAM ETMEK...
Ve gün sonunda (hatta 3 saatlik fazla mesai de var) bilgisayarı boot edememek + eldeki kaybolmamış verilerin de silinmesi...
Ağlamak istiyorum dostlar...
31 Mayıs 2009 Pazar
Neler neler, zeytinyağlı köfteler! (Mayıs)
- Arabamla askeri bi arazinin yanından geçerken duvarda "Görevini yapmanın huzuruyla ayrılıyorsan güle güle" diye bi yazı gördüm, bi tuhaf oldum. Çok acaip bi aforizmaydı yav, baskı kuruyodu insanın üstünde. Bi an beni bile düşündürdü "ulan yaptım mı görevimi?" diye, askeriyenin dışında olmama rağmen. Değişik.
- Çok yakın arkadaşlarım Elçim'le Önder muratlarına erdiler sonunda. Düğün için Tekirdağ'a gittim, güldük, eğlendik. Tekirdağ köfte de yedim. Özlemişim namussuzu! Elçimmmm, Önderrrr...Seviyorum sizi!
- Geçen hafta otobüste en öne oturdum. Şoför amca yarım saat içinde 6 tane sigara içti. (dakikada 0,2 sigara eder.) Öldüm geberdim, dumanaltı oldum. Sonunda şöyle kibarca bi uyarıyım dedim, tam o anda bi baktı bana, tırstım diyemedim bişey. Öylece devam ettik.
- Yine aynı otobüste adamın biri içeriye fazla bilet sordu. Bi tane teyze verdi bileti ama boşmuş bilet. Adam söylendi bi ton. Kadıncağız da bilemedim diyemedi, sustu öyle. İnsanlar çok asabi bu aralar.
- Lan çok acaip bi rüya gördüm ben bu ay. Elimde silahla boş bi arazide ilerleyip önüme geleni vuruyodum manyak gibi! Bi de hiç sevmem ben öyle silah milah, neyin etkisinde kaldıysam artık. Heralde yaklaşan askerlik beyinde alt metin yarattı. Ufff ne fena...
- Eurovizyonu yine heyecanla izledik evde. Her sene olduğu gibi çok pis geyik döndü. "Hep komşu komşuya oy veriyo ,hiç dostumuz yokmuş" falan diye konuştuk hiç utanmadan. Ay lav örövizyon!
- Laptopumun fanı babalara geldi, hiç bi iş yaptırtmıyo şerefsiz. Uyuz oldum alete iyice!
- Ay sonunda bomba patladı. Onur'la Memo Ankara'ya geldiler. Berkhan'ın da katılımıyla hayvan gibi güldük, eğlendik. beşiktaş maçını da izledik, Onur sevindi bi ton şampiyon olunca. Ben fenerli Memo ve Berkhan cimbomlu olarak mal gibi oturduk tabi. Seneye artık inşallah...Gece 1'de Onur'u bindirdik otobüse yolladık İstanbul'a. Şampiyonluk turuna yetişsin diye parçaladık kendimizi. Güzeldi yav...
- Çalıştığım kurumun verdiği eğitim bitti. Ankara'da veda turlarına başladım. 10 gün tatil, sonra İstanbul'a dönüş...Yehuu!
30 Mayıs 2009 Cumartesi
Beni tehdit edemezsin türksel!
Neymiş efendim bilmem ne tarihine kadar geçerli kulüp şifresini kullanabilmem için kontör yüklemem lazımmış. Yüklemezsem kullanamayacakmışım bidi bidi bidi...
Hiç sordunuz mu "kontör yükle diyoz ama bu çocuğun durumu var mı acaba" diye? Bi güne bi gün "naber aslanım, nasılsın? Var mı bi ihtiyacın" dediniz mi? nerdeeeee...
Şimdi de kalkmış kontör yükle diye baskı yapıyosunuz. Ama duuurr... Az kaldı, bi kaç mesaj daha gönderirseniz yığıyorum bi kamyon adamı genel müdürlüğün önüne. Üstelik hepsini de kulüp şifresinin geçerliliği dolmak üzere olanlardan özenle seçicem. Hırsla, hınçla dalacaklar binaya.
Bana istemediğim şeyler yaptırtmayın lan! Hırr...
(Demin de Avea bize geçin diye mesaj atmış, o da ayrı bi deli!)
26 Mayıs 2009 Salı
Onlar sadece bir film istediler...
Akşam yemeği yendikten hemen sonra insanlarr arasında oflayıp puflamalar, ne yapsak ne etsek zerzenişleri başlamıştı yavaş yavaş. Ne de olsa yapılacak işler tamamlanmıştı ve artık gecenin devamını getirecek atraksiyon belirlenmeliydi...
Takriben 10 dakka sonra kalabalıktan biri usulca fısıldadı:
- Sinemaya mı gitsek?
Bir anlık bir sessizliğin ardından kalabalık fikri onaylamıştı...Artık geri dönüş yoktu, gecenin ekşını sinema olacaktı besbelli...
Apar topar giyinilip çıkılmıştı dışarı. Kısa bir yürüyüşün ardından taksi durağına varıldı ve taksiye binilip alışveriş merkezinin yolu tutuldu. Herşey olanca sakinliğiyle devam ederken artık hava iyiden iyiye kararmış, gecenin pusu olanca sakinliğiyle çökmüştü.
Alışveriş merkezine varılır varılmaz hızlı adımlarla sinema gişesine yürünüp filmlere bakılmaya başlandı. "Şuna mı gitsek?", "yok be o film sikkoymuş", "Bak bunda falanca oynuyo", "amaaaaan ben sevmiyom o herifi beeaa" şeklindeki, takribi 10 dakkalık tartışmanın ardından bir anda o malum afiş bir güneş gibi doğdu: "Haftanın Filmi: Tetikçi 2, sadece 5 TL." İşte tam o anda, sanki 2 saattir, adeta dünyanın en matah sinema eleştirmeniymişcesine birbirlerine verip veriştiren kendileri değilmiş gibi, tüm gençler ağız birliği etmiş gibi haykırdılar:
- İşte buna gidelim! Hem bu 5 teleymiiiiş!
Evet...Ne yazık ki ucuzluğun cazibesi her zaman ki gibi ağır basmış, tüm değer yargıları bir anda darmadağın olmuştu. Bir allahın kulu da çıkıp "E be .mına koyim ucuz da nasıl acaba?" dememiş, diyememişti. Örselenmekten korkmuştu belki de, gruptan dışlanmaktan, hor görülmekten, hatta cemiyetsiz kalmaktan korkmuştu...
Ve artık geri dönüşü olmayan yola girilmişti...Bu film izlenecekti. Çünkü 5 TL'ydi, fukara dostuydu. Beyzaperdeye hasret bünyelerin ilacı, sinemaya ajların kankasıydı. Canlardan bir candı tetikçi...
Filmin başlamasına henüz 2 saat olduğu için, hepsi arkalarından tüfekle kovalayan varmış gibi dağıldı alışveriş merkezinin dört bir yanına. Kimisi fikirsizce mağazaları gezdi, kimisi kitapçıya girip ilgisini çeken kitapların önce arka tarafını sonra da inceden içindeki sayfaları okumaya başladı hiç utanmadan, fırsatçı gibi. Kimisi de aç karnını doyurmak için yemek katına doğru seyirtti...
En nihayetinde zamanı gelmişti. Dağılan grup adeta sözleşmiş gibi aynı anda sinemanın önünde birleşti ve hızlı adımlarla sinema salonuna doğru yürüdü topluca. Oturacak yerler bulunup iyice yerleşildi. Başlarına geleceklerden habersiz zavallı gençler filmin başlamasıyla beraber düştükleri hain tuzağı anlamışlardı ama artık çok geçti...
Evet... Onlar Dünya'nın en siktiriboktan filmine girmişlerdi. Hem de kendi istekleriyle... Filmin 10. dakkasında başrol oyuncusunun, filmdeki başka bir karakterin çok afedersiniz dötüne pompalı tüfek sokup tehditler savurmasıyla başlayan karnaval kah meme ucu kesmelerle, kah araba çarpması sonucu darmadağın olan bünyelerle, kah alevler içinde yanan ademoğullarıyla sürüp gidiyordu... Başrol oyuncusu ise adeta bir cep telefonu gibi çalışmaktaydı. Zira bu kişi filmin başında kalbi çalındığı için (evet yanlış okumadınız! Kalbini çalıp yerine böyle modem portu gibi bir şey takmışlardı) kendini elektrikle şarj edip doldurmakta, doldukça vur ha vur insan öldürüp tekrar boşalmakta, boşaldıkça koşa koşa trafolara atlamakta, ellerini kollarını arabaların çakmak girişlerine falan sokmaktaydı. Filmin geri kalan kısımları ise göt-göbek kombinasyonlarıyla değerlendirilmiş, erotizmin dibine değdirilmişti...
Talihsiz gruptaki cins-i latif bünyeler midelerini tutup kusmamaya çalışırlarken er kişilerden bazıları da mala bağlamış durumdaydılar. Filmden çıkmayı düşünen bu zavallıları bekleyen 2. acı sürpriz ise alışveriş merkezinin 22:00'da kapanmış olmasıydı. Tanrım bu nasıl bir çaresizlikti. "Ulan belki düzelir film ileri ki sahnelerde" umuduyla beklenen 2 saatin sonunda ise filmin pat diye, alakasız bir şekilde bitmesi tüm olan bitenlere tüy dikmişti adeta. Elde kalan tek şey ise tanesi 5 TL'den alınmış 8 adet biletti...
Son tahlilde hayatta kalabilmiş olanlar koşarak çıktılar alışveriş merkezinden. Bu günah gecesi bitmeliydi artık. Gecenin şahitleri gözleriyle birbirlerine bir söz verdiler: Soranlara bu geceden hiç bahsedilmeyecek, "yok olum ne alakası var, biz o gün sinemaya gitmedik ki hem, arka bahçede çay içiyoduk" denilecek, ısrar edenlere ise olay üstünkörü anlatılıp geçiştirilecekti.
Sinemadan dönüldüğünde, ilk taksiyle dönen elemanların, ikinci taksidekilere taksimetrenin kaç para yazdığını sorması dışında kimse birbiriyle konuşmuyor, herkes filmle birlikte kirlenmiş ruhlarını gizlemeye çalışıyordu. En başta "sinemaya gidelim" diyen eleman ise ihalenin kendisine kalmasından ölümüne korkuyor, bu yüzden sesini soluğunu çıkarmıyor, sinsi gibi oturuyordu sandalyede. Kimileri ise yavaş yavaş başka şeylerden bahsederek konuyu dağıtmaya çalışıyor ama bir süre sonra, muhabbet tıkanınca "eheh ehe he" diye gülmesini yavaş yavaş bitirip sessizliğe gömülüyordu. Bu böyle olmayacaktı. Böyle sürüp gidemezdi! Biri çıkıp bu ızdırabı sona erdirmeliydi...
Ve en sonunda o mucize ses duyuldu:
- Lan çok kötüydü film be!
Artık herkes huzur içinde uyuyabilirdi...
