29 Temmuz 2009 Çarşamba

Erkek çocuğunun g.tüyle imtihanı

Geçen haftasonu Tekirdağ'a gittik. Dönüşte otobüsün en arkasında otururken önümüzdeki ailenin 8-9 yaşlarındaki çocuğuna takıldı gözüm. Baya bi süre izledim elemanı ve şunu anladım ki; "erkek çocukların g.tü ergenlikte oluşur!"

Evet, aynen böyle düşünüyorum. Çünkü bi çocuk, İstanbul'a varana dek, yaklaşık 2 saat boyunca hiç g.tünün üstüne oturmadıysa o uzva sahip değildir benim gözümde. Kopil sağa yattı, sola yattı, amuda kalktı, ama oturmadı be ya! Hayretlerden hayret beğen!

Hatırlıyorum, ben de böyleydim. 11-12 yaşına gelene dek doğru düzgün oturmadım hiç. Yani bu kadar basit bi eylemi gerçekleştiremeyecek derecede özürlü diildim elbette ama belki de gereksiz geliyodu oturma eylemi bana o yaşlarda. Hatta 5 yaşımdan itibaren 1,5 sene falan televizyonu hep ters izledim ben, yarasa gibi. Babam gelir biraz kızardı da öyle düzeltirdim kendimi. Babam gidince aynen ters dönerdim yine. Susam sokağı'nın karakterleri falan hep terstir hafızamda hala.

İnsan o yaşta çok garip oluyo gerçekten. Ayaktan kasığa kadar her yer yara bere içinde, bacaklar çırpı gibi, bi gram et yok, iskeletor hesabı dolaşıyosun falan. Bi de çok şekilsiz oluyo vücudun, zombi gibi bi tip, vıır vızır koşturuyosun bi o yana bi bu yana. Yazık anne babalarda da hep bi telaş; Acaba hiperaktif mi olcak bu çocuk? Bi doktora mı götürsek? sorunsalları falan filan, bilmem ne. Halbuki alakası yok kardeşim. Çocuk lan o çocuk. Heralde abuk subuk şeyler yapıcak, yarıcak kafasını gözünü. Sen ne bekliyosun? Suç ve Ceza okuyup, resim sergisi mi gezsin yani?

Burdan ebeveynlere seslenmek istiyorum: Ağalar, bacılar! Çocuğunuz gayet sağlıklı merak etmeyin. Sizin gibi bütün erkek çocuk sahibi ebeveynlerle aynı telaşı paylaşıyosunuz ama o çocuk pipisini idrak ettiğinde merakı başka yerlere kayıp, hareket kabiliyeti kısıtlanacak hiç korkmayın. Pipi bütün bu dertlerinizin dermanı olacak! Hatta bi süre sonra siz diyeceksiniz "Oğlum çık dolaş bak biraz" diye ama bu kez velet terslicek sizi "Ya bi gidin başımdan, hayat çok anlamsız" falan diye. Halbuki hayatın anlamsızlığı pipinin işlevsizliğinden kaynaklanıcak ama bunu da çok geç anlıcak sizin oğlan.

O yüzden iş işten geçmeden siz anlatın ona gerçekleri, pipisiyle ve hayatla barışık olmasını sağlayın yumurcağın. İlerde de bana dua edin Deli miyim? yazdıydı bunu, sağolsun varolsun diye... Yapın bak bunu, ciddiyim ben.


17 Temmuz 2009 Cuma

Bambaşkaymışsın IKEA!

Geçen gün Uğurum'la yolda yürürkene IKEA'dan muhabbet açıldı. (Nasıl açıldı hiç bi fikrim yok.) Uğur'un dediğine göre IKEA sattığı zımbırtıların bi kısmını İsveç'te, mahkumlara yaptırıyomuş. Yani mapushaneler fabrika olmuş bi nevi.

Ama çok acayip diil mi ya? Adamlar hem üretimi ucuza malediyo, hem de mahkumlara iş imkanı sağlayarak içerdeyken sıkıntıdan birbirlerini doğramalarını engelliyo. Hoş İsveç'teki bi mahkumun işlediği cürümün ne derece ağır olabileceği konusunda da ciddi şüphelerim var benim. Hani adamlar medeni ya, işledikleri suçlar da çok koftiden oluyodur gibime geliyo. Yani ne bileyim, "Arkadaşının sırrını saklamamak", "Annesini babasını üzmek", "Yüksek sesle müzik dinlemek" gibi suçlardan giriyodur heralde ordaki insanlar içeri.


Akabinde bizim memleketi düşündüm. IKEA bu uygulamayı bizde yapmaya kalkışsa, çalıştıracağı adamların içinde tecavüzcü de olacak anasını, babasını, dayısını, hızını alamayıp mahallenin bi kısmını doğramış adamlar da. E nolcak sonra? Bu amcalar mobilyaları felan yaparken en ufak bi tatsızlıkta alacaklar o kalasları geçirecekler birbirlerinin kafasına. O yüzden olmaz bizde bu iş. Ama şu olur; alırsın tecavüzcüsünü, canisini falan, direkman showroom hesabı hapishanede sergilersin mobilya olaraktan. Heriflerin kalastan farkı olmadığı için, kimse de çakmaz vaziyeti, güzel güzel alırlar evlerine bu amcaları.

Buradan IKEA yetkililerine sesleniyorum: "Sevgili IKEA, yaptığınız uygulama çok güzel ama siz kalın orda, topraklarınızda devam ettirin bu uygulamanızı. Sakın buralara falan getireyim demeyin öyle şeyleri. Burda yemez aslanım. Bizim burda Babür abiler var bilmiyosunuz siz. Tam 8 leşi var lan. Ağzınıza dooru bi vurdu muydu 6 ay cıvık s.çarsınız yemin ederim. Akıllı olun bak, uyarıyorum sizi. Bi de şu mobilyalarınızın monte edilme sistemini biraz daha kolaylaştırın tamam mı?" (Bu kısmın Babür'le bi ilgisi yok, tamamen benim şahsi isteğim. Ama eğer yerine getirmezseniz gazlarım Babür'ü yine dövdürürüm sizi olum!)

10 Temmuz 2009 Cuma

6 Adımda tel maşa futbol yorumcusu olma kılavuzu

Siz de televizyonlarda çok tırt maç yorumlamak istiyor ama bunu bir türlü başaramıyor musunuz? bazibiseyler.blogspot.com bu derdinize derman oluyor. İşte sizi 6 adımda başarıya ulaştıracak mucize reçete:

1) Öncelikle alan daraltma, devamlı kanat bindirmeleri, hamle zamanlaması, genel pres rahatsızlığı gibi kendinize has esrarengiz terimler geliştirin.

2) Teknik analiz içeren yorumlardan mutlak olarak kaçının. Maçı sanki canlı yayında diil de Şen Kardeşler Aile Bezik Briç Salonundaymışcasına yorumlayın. Verin elektriği gitsin. Örneğin: "Off be ama ne güzel vurdu di mi erdoğan?" ya da "yalçın ne maç oluyo be" tadında cümleler kullanın.

3) Gelişen pozisyonlarla ilgili olarak abartılı tepkiler verin. Gol olunca "Ooooooooooovvvvuuuu" diye bağırın mesela. (Bu şart, olmazsa olmaz bu.)

4) Dediğim dedik olun. Maçta bişeye taktı mı takın. Bi futbolcu veya teknik direktörü beğenmiyosanız karşınızdaki spikerin iflahını kesene kadar tekrarlayın iddianızı. (Tavsiye edilen tekrarlama süresi: 17 saniyede bir)

5) Futbolcu ve takım isimlerini mütemadiyen yanlış telaffuz edin. Liverpul, Mançester, Tregeze, Kremonesi vb...

6) Kısa ve öz ama bi o kadar yuvarlak cevaplar verin. Örnek diyalog için:
- Brezilya takımı özellikle ikinci yarıda kanatları son derece etkili kullanıyor değil mi?
- Yani.
- Bu ataklar golü getirir mi sizce?
- Getirebilir.
- Derken gol geliyor...Kaka attı ve Brezilya eşitliği sağladı, maç şimdi yeniden başlıyor. Ne dersiniz?
- Şahane gol.

İşte bu kadar basit. bazibiseyler'in hizmetleri artarak devam edecektir.

Bekle beni 329!

Bugün benim için mühim bi gündü. 329. Dönem olarak gerçekleştireceğim askerlik hadisesiyle ilgili sevk evraklarımı almak için işten bi günlüğüne izin alıp Ankara’ya gelmiştim ve ciddi anlamda sayılı saatlerim vardı bu iş için.

Askerlik şubesinin çok kalabalık olmayacağı yönünde geliştirdiğim dayanaksız ve dandik teorime güvenerek sabah 10’a doğru sallana sallana gittim olay mahalline. Fakat? Oy anaaaam... Bi baktım ki şubenin kapısı hınca hınç, millet birbirini eziyo. Hemen arkalara doğru seyirtip sıraya girmeden ordaki fotokopiciye girip gerekli sayıdaki belge çoğalttırma işlemini gerçekleştirdim. Sonra da yandaki pideciye girdim su almak için. Suyu aldım, parayı verdim, üstünü beklerken bi yudum aldım sudan, para üstü gelince de gerizekalı gibi suyu tezgahta bırakıp çıktım dükkandan. Sıraya geçtikten bi müddet sonra farkettim suyu orda bıraktığımı ama gidip “suyu burda bırakmışım ya ben eki eki” diyip tşşak oğlanı olmamak için almadım suyu ordan. Leş gibi sıcakta, doğru düzgün su da içemeden beklemeye başladım sırada. Çok üzüldüm ama o suya, bence çok acı bi olaydı bu.

11’e doğru, içeri girmeden hemen önce Aydın’ı arayıp izahat verdim “çok kalabalık olum burası”, “fotokopileri belgeleri eksik getirme bak” falan filan diye. Çünkü Aydın’ın yüksek lisans dersi olduğu için ancak öğlen gelebilecekti şubeye garibim. Neyse ben sıra alıp girdim içeri. Bankodaki numaralara bi baktım; 17-18-19 falan diyo. Benim numara 79. Offf kabus gibi yarabbim, anlatamam yani size. Memur ve memure kişileri zerre çalışmıyolar artı zerre sklerinde de diil yani bizim durumumuz. Yarım saat sonra, tam bankoda 20 yazarken (yarım saatte 1 sıra ilerlemişti) memurelerden biri “Sistemler gitti arkadaşlar, 1’e kadar yok, öğleden sonra gelin!” diye ciyakladı. “Lan nası? Ne sistemi ola ki bu?” falan demeye kalmadan bi baktım memurlar çıkıyolar dışarı pıtır pıtır. Çaresiz çıktım ben de. İkinci izahat için yine aradım Aydın’ı. Ya sonuçta Aydın ankarada bi insan, yine gelir bi gün halleder ama benim gün yok başka yani. Ama bak, ben "olum hiç gelme bence, sana hayatta sıra gelmez" dememe rağmen adam "olsun olum senin işin için bekleriz" diyip geldi yani. İşte gerçek dostluk bu! Gurur duyuyorum arkadaşımlan şu anda.

Neyse efenim, Aydın da gelip sırasını aldıktan sonra (ki sırası 126 idi. Yani memurlar bu hızla durmadan çalışsa 2 haftada falan gelirdi heralde Aydın'a sıra) çıktık ordan gittik Kızılay’a. Yemek memek derken saat oldu 3. Kafamda “nası hallolcak bu iş” sorunsalı devam ediyo tabi. Tekrardan döndük şubeye. Dönerken Aydın diyo “lan bi bakıyomuşsun bizim sıra geçmiş” ben diyom ”he valla”, gülüyoruz falan. Neyse girdik içeri bi baktık sıra numarası 29. “Aydın” dedim, “tut beni ben bayılıyom”. Hacı 1,5 saatte 9 kişi geçmiş ya! Olacak iş diil, 79’a hayatta gelmez bu sıra...


Tam o esnada sabahtan azcık muhabbet ettiğim Erman adlı kişiyi gördüm bankoların birinde. Yanına gittim dedim “senin sıra gelmiş, hayırlı olsun”. “Sus” dedi, “gel yanımda dur, bu abla halledecek bizim işi” dedi memureyi göstererek. O anda hayatta sevmediğim adamcılık olayına girmek zorunda kaldım maalesef. Aydın’la beraber fırsatçı pijler kervanına katıldık çaresiz. Memure, Erman’la öbür 2 arkadaşın işini hallettikten sonra sıra geldi bize. İçimden “allaam noolur bi aksilik olmasın, allaam noolur bizim iş hallolsun” diye geçirirken sol kulağıma “hocam senin sıra kaç?” şeklinde bi ses geldi. Duymamış gibi yaptım hesapta ama 2-3 tekrardan sonra omzumu sarsarak sormaya başladı eleman “sıran kaç senin?” diye. La olum bi dur! Hayır yani Erman’la o adam tanışmış olsa sabah, şimdi omuz sarsan taraf ben olcaktım belki de. En sonunda nolcaksa olsun lan diyip “bizim işlem dünden kaldı arkadaşım” diye bişey uydurdum g.tümden. Everything is something happened yani hocam, kusra bakma. O anda herifin bana inanmaz gözlerle bakışını ve çaresiz gidişini az çok tahmin edebilirsiniz heralde.

Omuz sarsıcıyı durdurduktan sonra işlemler kaldığı yerden devam etti ve 4' e doğru tamamladık bütün evrakları. Bi de yedek subaylık sınavına girmek için yol parası olarak 8 lira 85 kuruş para verdiler bize şubeden. Birinden duymuştum, suçmuş o parayı almamak hafız, askeriyeye hakaret sayılıyomuş yani bi anlamda. Tabii suçlu durumuna düşmemek için aldık parayı ve sırada bekleyen diğer kurbanlar bize çökmeden hızlı adımlarla uzaklaştık şubeden. Sonra Tunalı’da kahve falan içtik verilen parayla. Artık sınava da yayan gideriz napalım...

Özetle bi acaip gündü benim için bugün. Fiziksel olarak olmasa da mental olarak acaip derecede yoruldum. Ha oldu ha olacak derken inceden psikolojiyi zedeledim sanırsam. Bundan sonra askeriyeyle ilk randevumuz ağustos başındaki sınav olacak. Aydın’la yine çift forvet olarak çıkacağımız bu müsabakada hedef tabii ki galibiyet. Eğer kollektif oyunu sahaya yansıtabilir ve depar kulvarlarına sarkabilirsek ordan da 3 puanla dönmemiz işten bile diil...

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Karayollarında değil, senin kollarında öleyim!

Şu anda bu satırları Ankara'dan yazıyorum sizlere. 2 günlüğüne kaçtım İstanbul'dan, ailemin yanındayım, misss... Ama konumuz bu diil.

Efenim bugün Berkhan insanının ehliyet sınavı varmış. Girdi sınava sonra buluştuk bize geldik. Ama kıpır kıpır bu yolda gelirken. Bişey diyecek de bana diyemiyo bi türlü anladım ben. Neyse öyle öyle vardık eve.

Yemek memek yedikten sonra takılıyodum internette, bi baktım geldi bu. "Hadi hacı" dedi "sıkıldım ben bişeyler yapalım". "İyi" dedim, "sigaram bitti benim, çıkalım dışarı, hem yürürüz azcık hem de sigara alırım ben". "Yok" dedi "arabayla gidelim, hem ben de biraz sürerim". Böylelikle elemanın kıpır kıpırlığının da sebebi anlaşılmış oldu.

Kısa bi süre boş bi alan aradıktan sonra cillop gibi, tam araba sürmelik, riski minimum bi yer buldum. Girdim oraya, durdurdum arabayı, "Geç" dedim "hadi bakalım". Bi an panik oldu bu aniden sorumluluğu atınca üstüne ama bi yandan da deli gibi istiyo biliyom yani. Neyse geçti bu direksiyona ve zamanında benim de yaşadığım, acemiler için bok gibi bi durum olan debriyaj-fren hadisesine girdik. Ama beklemediğim bi şekilde ilk seferde kaldırdı bu arabayı istop ettirmeden. "Aferin lan" dedim ama bunun umrunda değil, o sırada sola ve sağa dönüşlerde arabayı devirmemeye çalışmakla meşgul çünkü yazık.

Ben sürüş boyunca çok müşfik bi tavır takındım allah için. Yıllar önce babamın bana direksiyon çalıştırması sırasında yediğim zılgıtın onda birini bile atmadım Berkhan'a. Çünkü biliyodum bunun ne kadar iğrenç olduğunu, çünkü bizim peder ben arabayı bi türlü kaldıramayınca "Kalk lan kalk, olmayacak bu iş, canına okudun arabanın" dediğinde yaşadığım acıyı bir ben bilirdim. Ama bi kaç yerde de sinir yaptım yani yalan yok. Herif viraj dönerken frene basacağına gaza basıyo arkadaş. Bi de onca asfalt varken durup durup stabilize yola giriyo mesela. Bunları kaldıramadım tabi ben, azcık bağırdım o kısımlarda.

Hava kararırken hala çalışmaya devam ediyoduk. O esnada telefonum çaldı. Arayan bizim peder. Çıkarken demiştik ona da direksiyon çalışacağımızı. "Efendim baba" dedim, "Nerdesiniz?" dedi. "Çalışıyoz baba, geri geri gitmeyi gösteriyom şu anda" dedim. "Bırak geriyi, hava karardı hadi gelin" dedi. Ses tonundaki panik, babamın huzursuzluğunu yeterince hissettiriyodu. "Taam baba, geri geri de bi gitsin gelcez" dedim. "Dönüşte sen sür" dedi. Yazık, yüreği ağzında bekliyomuş adam. Ehehehe...

Çalışmamızı tamamlayıp eve dönerken Berkhan'a "Bak" dedim, "ben kullanırken de izle, hareketlerime dikkat et" dedim, hiç sklemedi beni. Aklı hala arabayı istop ettirdiği anlardaydı besbelli. O sanıyo ki ilk oturuşta Felipe Massa olacak, ağlatıcak asfaltı. Ama o işler öyle olmuyo işte, yavaş yavaş öğreneceksin, bi kaç kez indiriceksn şanzımanı manzımanı ehe ehe ehe.

Günün sonunda Berkhan'ın bugün için benden aldığı notu açıklayarak yazımı bitiriyorum.

Not: 7 (10'luk sistemde)
Değerlendirme: Yollar doç'un, bastır koçum!

2 Temmuz 2009 Perşembe

Neler neler, zeytinyağlı köfteler! (Haziran)

- Bu ay İstanbul'a dönüp yine iş temposuna başladım. Eğitim ne güzeldi halbusi ya! ye, iç, yat...Tek derdimiz akşam yemeğinde ne çıkacağıydı valla...Şimdi koştur koştur git işe, akşam çıkınca ne yiyecem derdi...Off offf offf...Fena...Çok fena...

- Her sabah işe gidiş saatim hemen hemen aynı olduğu için, bindiğim minibüs de aynı oluyo haliyle. Hep aynı şöförle gide gide acaip bi sempati beslemeye başladım adama. Müşteriye karşı gösterdiği ilgi alaka ve sahip olduğu ağır Karadeniz şivesi bunda çok etkili oldu. Ama şimdi gitsem desem adama "Abi ben sizi çok sempatik buluyorum" diye, ne biçim girişir adam bana, ne de güzel kırar ağzımı burnumu di mi? Ben de demiyorum işte o yüzden bişey, içimde tutuyorum. Burdan haykırıyorum sana ey Kadıköy-Kartal hattındaki minibüs şöförü: "Sempatiksin olum sen! Hiç koftiden ağır abi pozlarına girme!". (Ulan bi de bulurmuş herif beni... Nerden bulcak be... Bulamaz bulamaz... Amma korkağım lan di mi? Ehehe...)

- Yeni eve taşındık ay başında... Mezar gibi olan, güneş görmez, şerefsiz eski evden kurtulduk sonunda. Denizi yine göremiyoz ama en azından sabah uyanınca güneş ışığı oluyo evde. Raşitizm riskini azalttık ev ahalisi olarak.

- Geçen gün sokakta yürürken bi velet gördüm 6-7 yaşlarında. Annesiyle yürürken "ben hayatım boyunca hiç scooter kullanmadım biliyo musun anne?" deyüverdi. Ulen zaten senin yaşın kaç başın kaç da hayatım boyunca diye kolpacılık yapıyosun kadına be pij. Bi de duygu sömürüsü tarzında yapıyo yani bunu, hani "bi scooter almadınız lan bana" demeye getiriyo. Bu yaşta bu çakallık...Pes valla...

- Laptop'um için (Geçen ay babalara geldiğini yazmıştım) müşteri destek hattını aradım. Hakkaten de hep destek tam destekti yani. Helal olsun adamlara! Bi program yüklettiler bana internetten, tak diye düzeldi laptop. Teşekkür etmek için arıcaktım tekrardan, sonra sittiret dedim, üşendim. Ama tüm HP ailesine buradan kokulu öpücük göndermek istiyorum. Eyvallah babalar...

- Bu aralar pvc kaplamacılar arttı mı ne sokaklarda? Yani en azından bizim orda. O meşhur sesi pek sık duyar oldum. "Nüfus cüzdanları, ehliyetler, kimlik kartları, kurum kartları ve her türlü kartlarınız pvc ile kaplanır vs vs...". Uff çok iğrenç ya. Acaip rahatsız ediyo ablanın sesi insanı. Ayrıca madem kaydın sonunda "her türlü kartlar" diyeceksin, baştan onca sayıp döküp ne uzatıyosun lafı? Bi de bazen yürürken mecburen aynı hızda gidiyosun pvc kaplamacıyla, 157664 kez duyuyosun üstüste aynı kaydı. En son "Ehh s.kerim lan pvc'ni" diyip deparı basasım geliyo, vazgeçiyorum sonra. Ama ölesiye tiksindim pvc kaplamadan yeminle. Varolan kaplanmış kimliklerimin de pvc'sini sökücem sonunda o olacak...

- Bu ay da iyi içildi arkadaş. Onur sağolsun habire giriyo kanıma. Akşama doğru bi telefon. zırt Taksim'deyim, pırt Kadıköy'de. Sonra gelsin komalar, gitsin havaleler...Piyyyuu...Az içmek lazım az...

- Askerliğe bi ay kaldı dostlar. Ağustos 12'de yaylalar yaylalar... Tek tesellim Aydın insanının da aynı kaderi paylaşacak olması benimle. Eğer sivilde kalsaydın var ya, gece birlikten kaçar tüfengimin süngüsünü dötüne dötüne batırırdım Aydın! İyi ki gidiyon sen de eheheh... Hadi eyvallah...